

İK çalışanlarından en çok duyduğum serzeniş hep aynı: “Yönetim bizi stratejik ortak olarak görmüyor, bütçe vermiyor, süreçleri iyileştirmemize izin vermiyor…”
Peki, şapkayı önümüze koyup düşünelim: Acaba yönetimi ikna mı edemiyoruz, yoksa ikna edecek donanımla ve cesaretle o masaya oturmuyor muyuz?
Çoğu zaman operasyonun o yoğun ama tanıdık temposuna saplanıp kalıyoruz. Bordro, özlük işleri, rutin yazışmalar derken başımızı işlerden kaldıramıyoruz. Ancak kabul edelim ki, bazen bu operasyonel yüklerin arkasına saklanmak kolayımıza geliyor. Çünkü yeni, büyük ve dönüştürücü bir sürece liderlik etmek sorumluluk, donanım ve en çok da cesaret istiyor.
Şirkete sıfırdan bir performans yönetim sistemi kurma fikrini ele alalım. Hepimiz bunun gerekliliğini biliyoruz ama iş uygulamaya gelince geri adım atabiliyoruz. “Ya sistemi oturtamazsam, ya yöneticilerin direncini kıramazsam?” endişesiyle o büyük sorumluluğu almaktan çekiniyoruz. Sürece girmeye cesaret edemediğimiz için de aslında kendimizi geliştireceğimiz, o çok ihtiyacımız olan vizyonu kazanacağımız fırsatları kendi ellerimizle itiyoruz. Kendimizi eğitmeyi erteledikçe de yerimizde sayıyoruz.
Yönetimin kapısını çalıp “Efendim, çalışan bağlılığı çok düştü, bir şeyler yapmalıyız” dediğimizde aldığımız cevap muhtemelen kocaman bir “Bakarız” oluyor. Çünkü yönetim katı soyut hislerle değil; veriyle, stratejiyle ve finansal etkiyle konuşur.
Biz kendimizi analitik bakış açısıyla donatmadığımız, ik süreçleri, ikna teknikleri konusunda eğitmediğimiz sürece o kapıdan hep elimiz boş döneceğiz.
Yönetimin bizi stratejik bir ortak olarak görmesini bekleyemeyiz.
Özetle meslektaşlarım; Topu yönetime atmayı bırakalım. Eğer o masada sözümüzün geçmesini istiyorsak, önce kendi cephanemizi dolduracağız. Kendimizi eğiteceğiz, kendimizi geliştireceğiz ve o masaya konunun uzmanı olarak, sorumluluktan korkmadan oturacağız. Biz o cesareti gösterip verilerle konuştuğumuzda, yönetimin bizi dinlemekten başka çaresi kalmayacak.
Sinem Işık